Uluslararası hukuk düzeni, 2026 yılının ilk aylarında en ağır sınavlarından birini veriyor. İran, İsrail ve ABD ekseninde başlayan ve körfez ülkelerini de etkileyen bu savaş; kağıt üzerindeki hukuk kuralları ile sahadaki acı gerçekler arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Sayın okur; küresel krizlere karşı ilgisiz kalmak yerine, hayatımızı her alanda doğrudan etkileyen bu kritik süreci anlama çabanızdan dolayı sizi tebrik eder, vakit ayırıp okuma zahmetinde bulunduğunuz için teşekkür ederim. Bu yazı, yalnızca Ortadoğu'daki çatışmayı değil; soframızdaki ekmeğin maliyetinden uluslararası hukukun geleceğine kadar hepimizi ilgilendiren gerçekleri, naçizane bir hukukçu perspektifiyle sunmayı amaçlamaktadır. İyi okumalar.

Hukuki Zemin: Caroline İlkeleri ve BM Şartı

Bugün bölgede gerçekleştirilen operasyonların hukuki kılıfı olarak "Önleyici Meşru Müdafaa" doktrini öne sürülüyor. Bu kavramın temeli, 1837 yılındaki meşhur Caroline Olayı'na dayanır. Uluslararası hukukta bir müdahalenin meşru sayılması için şu iki temel şartın varlığı aranır:

  1. Zorunluluk (Necessity): Durumun anlık, çaresiz ve başka hiçbir seçenek bırakmayacak kadar acil olması gerekir.
  2. Orantılılık (Proportionality): Kullanılan gücün, sadece tehdidi bertaraf edecek düzeyde kalması gerekir.

Birleşmiş Milletler (BM) Şartı Madde 2(4) ile kuvvet kullanmayı yasaklarken, Madde 51 ile meşru müdafaa hakkını saklı tutar. Ancak bu hak, "bir silahlı saldırı meydana gelmişse" kullanılabilir. Günümüzde ise ABD ve İsrail, henüz gerçekleşmemiş bir tehdidi bahane ederek bu sınırları zorlamaktadır. Yakın tarihte yaşanan "12 Gün Savaşları" ile nükleer kapasitesi zayıflatılan bir İran'ın, binlerce kilometre ötedeki ABD için "acil ve çaresiz bir tehdit" oluşturduğu iddiası hukuken sakattır.

Sahte Bayrak Operasyonları ve Türkiye'nin Diplomatik İkna Çabaları

Bölgedeki gerilimi tırmandırmak için kullanılan en tehlikeli yöntemlerden biri de "Sahte Bayrak" (False Flag) operasyonlarıdır. İran topraklarından Türkiye'ye yönlendirilen füzelerin, aslında bu savaşa Türkiye'yi de dahil etmek isteyen odakların bir kurgusu olduğu düşüncesi absürt değildir. Bu tür operasyonlar, saldırıyı gerçekleştirenin kendi kimliğini gizleyerek suçu bir başkasının üzerine atması ve böylece haksız bir savaşa uluslararası destek aramasıdır.

Türkiye, bu tür saldırılarla çembere çekilmemelidir. Aksine, Ankara'nın Körfez ülkelerini (Suudi Arabistan ve BAE gibi) İran'a karşı yürütülen askeri süreçlere katılmaması için ikna etmeye çalışması, bölgedeki tansiyonu düşürecek yerinde bir diplomatik hamledir.

Enerji Krizi ve Ekonomik Yıkım

28 Şubat ile 26 Mart 2026 arasındaki kısa sürede yaşananlar, savaşın ekonomik maliyetini net bir şekilde göstermiştir. Brent petrolün 70 dolardan 119 dolar bandına çıkarak %70 oranında yükselmesi küresel bir şok yaratmıştır. Bu durum ABD'de pompa fiyatlarını %30 artırırken, Türkiye'de de motorin fiyatlarının yaklaşık %22 artışla 75 TL/lt seviyelerine ulaşmasına neden olmuştur.

Türkiye'de uygulanan eşel mobil sistemi (ÖTV'den fedakarlık edilerek zammın pompaya yansıtılmaması) başlangıçta fiyatları dizginlese de, petrol fiyatlarındaki bu durdurulamaz yükseliş sübvansiyon kapasitesini tüketmiş ve halk doğrudan küresel artışların etkisiyle karşı karşıya kalmıştır. Akaryakıtta yaşanan bu ani yükseliş, Türkiye'deki kronik enflasyon sorununu daha da derinleştirme riskini taşıdığı açıkça ortadadır.

ABD Kamuoyu ve Siyasi Maliyet

Savaşın haklılığı bizzat ABD toplumu nezdinde de tartışmalıdır. Yapılan anketlere göre Amerikalıların %56'sı İran'la savaşa karşı çıkarken, destekleyenlerin oranı yalnızca %36'da kalmaktadır. Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla artan enerji maliyetleri ve Trump yönetimine yönelik azalan halk desteği, bu savaşın ABD için her geçen gün daha büyük bir siyasi ve maddi zarara dönüştüğünü kanıtlamaktadır.

"Demokrasi" Maskesi ve Sivil Katliamları

Afganistan ve Irak'a "demokrasi" vaadiyle yapılan müdahalelerin sonuçları hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Bugün İran'da bir kız ilkokulunun bombalanarak 165 çocuğun hayatını kaybetmesi, bu müdahalelerin insani bir amacının olmadığını bir kez daha kanıtlamıştır. Üst düzey yetkilileri yatak odalarında vuracak kadar güçlü bir istihbarat ağının, bir binanın ilkokul olduğunu bilmemesi imkânsızdır. Bu, uluslararası hukuk nezdinde açık bir savaş suçudur.

"Bugün şahit olduğumuz şey, ne yazık ki 'hukukun üstünlüğü' değil, üstünlerin hukukudur. Adaletin sadece güçlülerin çıkarına hizmet ettiği bir dünyada, gerçek barışı savunmak her zamankinden daha kritiktir."

Sonuç: Hukukun Üstünlüğü mü, Üstünlerin Hukuku mu?

Gelinen noktada üzülerek görülmektedir ki uluslararası mekanizmalar güçlü olanı durdurmaya yetmemektedir. Bugün şahit olduğumuz şey, ne yazık ki "hukukun üstünlüğü" değil, "üstünlerin hukuku"dur.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi, bugün Orta Doğu'nun ihtiyaç duyduğu en temel çıkış yoludur.

Av. Onur Can Yılmaz
Ankara Barosu · OCY Hukuk & Danışmanlık
Tüm Yazılar